Büyük Britanya Gezi Rehberi – Part 2 – West England (Batı İngiltere)

Herkese merhaba,

Bu gezimize Londra’dan başlayıp adanın güney batısında kalan birkaç şehri görüp tekrar Londra’da son veriyoruz. Sadece haftasonunun kapsayan bu gezi havanın da 20 derecelerde olmasıyla tadından yenmez bir hal aldı 🙂 Umarım keyifle okursunuz.

İşte yeni rotamız:

WhatsApp Image 2018-04-24 at 14.53.22

Sabah 9’a doğru evden çıktık. Yaklaşık 1 saat 20 dakika sonra Stonehenge’e varmıştık. Normalde motorla seyahat ederken otobanları çok tercih etmiyoruz. Ama Londra’dan Stonehenge’e otobandan gitmek durumunda kaldık.

STONEHENGE

Namı diğer asılı taşlar.. Puslu, bulutlu ama sıcak bir İngiltere sabahında bu enterasan yerde olmak bizi heyecanlandırmıştı. Salisbury bölgesinde yer alan, birçok bilinmeyeni içinde hala ilk günkü gizemiyle tutan bu antik şehir kocaman bir yerleşkenin içinde yer alıyor. Bu alanın içinde aslında en bilineni ‘Stonehenge Circle’. Onun haricince başka anıtlarda var. Zamanınız varsa oraları da yürüyerek gezebiliyorsunuz. İlk girişten biletlerinizi aldıktan sonra anıta ulaşmak için yaklaşık 2 km lik bir yol bulunuyor. Hemen hemen dakika başı kalkan büyük otobüslerle sizi anıtın olduğu bölgeye götürüyorlar.

IMG-5052 (1)

Birleşik Krallık’ta yaşıyorsanız ‘English Heritage membership Card’ dedikleri bizim Müze karta benzer bir kartı alıp, 1 sene boyunca bu üyeliğe dahil olan tüm müzeleri ve ören yerlerini ücretsiz gezebiliyorsunuz. Çok daha uygun fiyata denk geliyor. Zira buranın girişi 20.5 pound.

Biletlerimizi alıp, boynumuza audio guideları takıp, otobüsteki yerimizi aldık. Yemyeşil ucu bucağı olmayan tarlaların arasından geçip, alana 5 dk sonra geldik. Aslında sonsuz çimenlerin ortasında bulunan bu dev taşların hala oraya nasıl, ne için getirildiği tam olarak açıklanamamış. Ortaya atılan teoriler ise şöyle: Bazı din adamları burayı yaptıkları ayinler için kullanıyorlarmış. Diğer bir teoriye göre insanların gözlemevi olarak kullandığı güneş, ay ve yıldızların hareketlerini izledikleri belirtiliyor. Arkeologlar tarafından yapılan büyük kazılar da ise çok fazla iskeletle karşılaşmışlar. O nedenle buranın büyük bir kutsal mezarlık olduğuna inananlar da var. Yapılan araştırmalarda bu taşların Neolitik taş devrinden, bronz çağına kadar yapıldığı belirtiliyor. Kısacası Mısır Piramitleri’nden daha eski. Her bir taş bloğu 4-5 metre metre boyunda ve 25 ton ağırlığında. Gerçekten şaşırtıcı. Şanslı gününüzdeyseniz (uslu bir cocuk olursanız 🙂 ) bizim gibi tavşanları taşların arasında görmeniz mümkün.

IMG-5018 (1).JPG

Eskiden taşların içine giriş varken, şuan girilmesine izin verilmiyor. Gelen turistler tarafından baya zarar verilmiş. Özellikle taşları delici ve kesici aletlerle kesip evlerine birer parça götürmeye çalışan çok fazla insan olmuş. Zira ülkemizde de tarihi eserlere isimlerini yazan kişileri anlamak pek mümkün değil. Şuan sadece özel izni olan (çekim için ve ya özel bir dernek, grup vs..) kişiler içeriye giriş yapabiliyor. Bariyerlerden fotoğraf çekilmek için atlayan birisini gözümüz önünde güvenlik görevlileri götürdü. Taşların etrafında çimlerin üzerinden yürüyerek gezebileceğiniz patika bir yol mevcut. Farklı açılardan harika fotoğraflar yakalayabilrsiniz. Şayet taşlardan ve bu tarz kalıntılardan hoşlanmayan birisiyseniz fotoğraflardan çok farkı olmadığı için uğramanıza gerek olamayabilir.

Bir sonraki durak;

BATH

Bu sefer tercihimiz köy yollarıydı. Ucu bucağı olmayan tarlalarda otlayan kuzuların, koyunların, atların ve güneyde çok görmediğimiz büyük domuz çiftliklerinin önlerinden geçtik. Kesinlikle kötü kokuyorlar 😉 İngilizlerin çiflik evleri çok farklı. Hepsi kocaman bir tarlanın ortasında kalelerden bozma evler. Evlerin devasa garajlarında kendi traktörleri, motorları, eski model klasik arabaların önlerinden geçerken iç geçiriyor insan.

Stonhenge’den yaklaşık 50 dk sonra Ortaçağ’daki filmlerden fırlamış bu yere vardık. Burası İtalya’da Tuscano bölgesinde yer alan bir kaç küçük kasabaya inanın benziyor. Londra’dan da güneyde bulunan diğer şehirlerden de oldukça farklı. Somerset bölgesinde bulunan Bath adına layik şekilde birçok kaplıcayı içinde barındırıyor. Tarihi romantik bir şehir olmasının yanısıra, İngiltere’deki en turistik yerlerden bir tanesi. Buraya kadar gelmişken termal otellerde kalabilir ya da günübirlik kullanımlar için açık olan Thermae Bath Spa’ya da tercih edebilirsiniz (Biz ikisini de tercih etmedik. Aşağıda kaldığımız otel bilgisini verdim.)

Bath’de bu adanın ikonu olan telefon kulübelerini farklı tasarlamışlar. Bizce çok da güzel olmuş 🙂

v7Ob7brtT9a9FWa34k%SwA

Burası hakkında anlatılan bir hikaye ise şöyle: Zamanında Bath yıllar boyunca atıl, bakımsız, yıkık bir şekilde kalıyor. Hamile kalamayan Kraliçe Bath’e giderek bu şifaları sular sayesinde hamile kalıyor ve bebeğini dünyaya getiriyor. Bu olayın ardından da Bath günümüzdeki ününe kavuşuyor.

Şehir merkezinde kapalı bir otopark bulunuyor. İngiltere’nin neresine giderseniz gidin motorlar için hep ayrı park alanları yapılmış. Örneğin bu otoparkın içinde de eğer motorunuzu zincirlemek isterseniz yere özel aparatlar takılmış. Büyük şehirlerde özellikle Londra’da motor hırsızlığı çok fazla. Bunun için biz de bir takım önlemler aldık. Ekipmanlar ve güvenlik önlemleri yazımda bunları sizlerle paylaşmayı planlıyorum. Gelelim otoparka girişte yaşadıklarımıza. Normalde plakaları okuyan bir sistem kurulmuş. Plakanın arkada olması sebebiyle bizimkini okuyamadı ama bir gariplik vardı bariyerler yarımdı. Biraz bekleyip, görevli bulmaya çalıştık bulamayınca yarım olan bariyerlerden içeri girdik. Motorlar için özel ayrılan bölüme motorumuzu parkedip geziye başladık. İlk yolculuklarımızda kaskları kendimize yük edip, yanımızda taşımayı tercih ediyorduk. Biraz daha deneyim sahibi olunca bunun eziyetten başka birşey olmadığını anladık. Diğer kamera ekipmanları, drone çantası vs. derken yanımızda taşıdığımız baya eşyamız vardı. O nedenle kaskları artık motora kilitliyoruz.

Battle Abbey

Kiliseye giriş ücretsiz. İsteyenler donation dedikleri birkaç poundluk bağış yapıyorlar. İngilterenin ilk krallarından olan Kral Edgar’ın taç giyme töreninin burada yapılması ve Hz. İsa’nın bir süre burada yaşadığına inanılması nedeniyle önemli bir yeri var. Kilisenin zemini tamamen mezarlarla dolu. Gezerken yerlerdeki taşların üzerinde isimler ve ölüm tarihlerini görebilirsiniz. Gotik yapısıyla hemen dikkatimizi çeken kiliseye girer girmez kilise korosuyla karşılaştık. Birkaç eseri dinledikten sonra ise kiliseden ayrıldık.

E8YkABFoRz+rPyf2bej6JQ

Roman Bath

Ülkemizden fazlasıyla aşina olduğumuz Roma kalıntıları burada da karşımıza çıktı. Ama arada çok büyük bir farkla. Dünyanın en iyi korunmuş kaplıcası burası. En ufak buldukları taşları bile harika şekilde koruyup, sergilemişler. Sadece aşağıda gördüğünüz fotoğraf değil, 3 katlı bir sergi salonu var içeride. Maalesef giriş ücreti biraz pahalı. 16.5 pound.

M.S 60 yılında inşa edilmiş burası. Doğal olarak çıkan bu kaynak suyunun sıcaklığı ortalama 46 derece. (Şayet elimle suya dokundum gerçekten sıcak) Denizli Karahayıt taraflarında daha önce kaplıcaya gidenler bilirler buranın suyu da hafif kükürtlü olduğu için aktığı yer turuncu, yeşil gibi bir renk alıyor. Bu terasın etrafında dokuz adet heykel var. Bunlar, Britanya ile bir şekilde bağlantısı olan İmparatorların ve Romalıların Britanya’da görev yapmış valilerinin heykelleriymiş. Aralarında Roma imparatoru Sezar da var.

M5rPoTvfSumXTx%2xChxcQ

Pulteney Bridge

Avon nehri üzerinde yer alan bu köprü de görülmeye değer. Üzerinde dükkanların olduğu bu köprü Floransa’daki Ponte Vecchio ya benziyor.

Swtcy8vbTWivFWLZYb%U1g

Royal Crescent

Yarım bir daireyi andırdığı için buraya Kraliyet Hilali denmiş. Burası normalde kasaba evleri olarak kullanılıyormuş. 1700’lü yıllarda inşa edilen bu evlerin karşısında bulunan Royal Victoria Park’ta havanın da güzel olmasıyla birlikte insanlar güneşleniyorlardı. Bu evlerin çok yakınında daire şeklinde bir kavşağı sarmalayan Circus’ı da görmeden dönmeyin.

cF4eShb3R4Wb6DZP5SAcQQ7H9QibCnRkyjVM+RD4dGAgcxvm5K7vRCKbcbTzMjUkYg

Otoparka geri döndüğümüzde kioks makinalarına benzer ödeme yapılacak makinaya plakamızı girdiğimizde bulamadı. Sonradan anladık ki bariyerlerin yarım olmasının sebebi motorlular için ücretsizmiş. Ücretsiz bir yer bulamazsanız şehir içindeki halka açık yerlerdeki ücretli alanlar genelde günlük £2-3 ve ya saatlik £1. Otomobiller için olan fiyatlar ise pek iç açıcı değil. Londra merkezde güvenli bir otoparka parketmek isterseniz 4-6 saatlik bir sürede 50 pounda kadar fiyatla karşılabilirsiniz. Alışveriş merkezlerinde 3 saati geçirirseniz £30 onun dışındaki otoparklarda saatlik olarak genelde £5-8 olarak değişiyor. Ücretsiz alan yok denecek kadar az. Hatta yok. Zaten şehir merkezine kendi aracınızla girmek bile ücretli.

Ve otele gitmek üzere yola çıktık. Yaklaşık 20 dakika sonra otele varmıştık. Burası tüm Victorian çizgilerini taşıyan, şato tarzındaki eski bir çiflik eviydi. 1600’lerin sonunda inşa edilmiş.

Otellere hep booking.com üzerinden rezervasyon yaptırıyoruz. Tarihe göre fiyat bilgisi değiştiği için paylaşmayı çok doğru bulmuyorum. Ama adada oteller çok ucuz değil.

Otel Bilgisi: Rudloe Arms

M3I6oRaATgm0CeV2t8w98A3Z%MuAuATpKIzrZQ1zPkoAfullsizeoutput_e89

Otelin içi küçük bir sanat galerisi dışı ise açık hava müzesi gibi. Evin içinde her o da farklı şekilde tasarlanmış ki. Kolleksiyonda göze en çok çarpan parçalar ise antika geyikler, oyuncaklar ve modern sanatlar, bir dizi karaca geyiği boynuzu, doldurulmuş kuşlar ve bazı av hayvanları, şişelerin içinde yılanlar, cam fanustaki balıklar, Daniel Chadwick’in zarif cep telefonları ve David Bailey, Terry O’Neill ve Bob Carlos Clarke’ın klasik ünlü fotoğrafları bulunuyor.

20 dönümlük bir alana yayılmış Box Vadisi’nin panoramik manzarasını sunan bir tepede yer alıyor. İnekler, tavuklar, domuzlar, sincaplar her yerden karşınıza çıkabilir. Şayet bizim gibi hayvansever bir çift iseniz burası tam sizlik.

DCIM109GOPROG0151579.JPG

AQBdr1zTTxC+nt6nQK5e9Q

Akşam yemeğini otelde yiyecekseniz rezervasyon yaptırmanız gerekiyor. Biz otelde yemeği tercih ettik. Yine kıyafetlerimizin çok uyumlu olmadığı bir yemekti 🙂 Gezilerde olabildiğince minimum seviyede ihtiyaçlarımız doğrultusunda eşya taşımaya özen gösteriyoruz. Ama sanırım bu akşam yemekleri için biraz daha düzgün birşeyler yanımıza almamız gerekecek. Mutfak olarak Fransız mutfağına daha yatkın olan bu restoranda yemekleri çok beğenmesek de (Paris’te de aç kalmıştık) en son gelen Panna Cotta tam bir şölen niteliğindeydi. Midemiz şenlendi 🙂

Şaraplarınızı alıp, antikaların olduğu odalardan birine geçip oturabilirsiniz. Bizde tam bunu yapmışken klasik müzik eşliğinde, dergileri kurcalarken dışarıda bir anda kıyamet koptu. Londra çok yağışlı deseler dahi geldiğimizden beri bu geceye kadar hiç gök gürültüsü duymamıştık. İngilizlerin de bizler gibi deyimleri bulunuyor ve günlük hayatta çok fazla kullanıyorlar. Biz nasıl deli gibi yağıyor diyorsak onlar da ‘It rains cats and dogs’ diyorlar. Bu cümle tam da bu geceyi anlatıyordu.

Birkaç saat sonra yağmur dindi. Kendimizi dışarı attık Geride apaçık yıldızlarla dolu bir gökyüzü, mis gibi toprak kokan ılık bir hava kalmıştı.

04qZ+xoIQnuA2X8mzKJ1wQ

Ertesi sabah kahvaltımızı yapıp yaklaşık yarım saat uzaklıkta olan bir köye gitmeyi tercih ettik. Yeri gelmişken meşhur ingiliz kahvaltısından da bahsedelim. Tabakta kızarmış ekmek ya da pankek gibi biraz daha tombul bir ekmek, bacon dedikleri kurutulmuş domuz pastırması, domuz sucuğu, fasulye, kızarmış domates, mantar ve yumurta yanında da klasik İngiliz kahvaltı çayı. Nerede ahh canım serpme kahvaltılar.. Yazarken bile canım çekti 🙂 Ama insan yoklukta herşeye alışıyor. Birçok Avrupa ülkesine göre yine zengin sayılabilecek bir kahvaltı kültürleri bulunuyor. Farklı lezzetleri seviyorsanız denemeye değer.

fullsizeoutput_e77.jpeg

CASTLE COMBE

Sonsuz yeşilliklerin, mutlu koyunların, bal rengi taşevlerin, pırıl pırıl akan ırmakların yanından geçip, kendimizi bir anda Ortaçağ’dan fırlamış bir minik kasabada bulduk. Cotswold vadisinde, kuzey batı Wiltshire bölgesinde bulunan sevimli bu köy İngiltere’nin en iyi köyleri arasında ilk sıralarda yer alıyor. Nüfusu yaklaşık 500 kişi. Adını da 12 yy’dan kalma yakınlarındaki bir kaleden alıyor. Köy meydanından sağa doğru devam edip, motorumuzu yol kenarına parkettik. Tüm araçlar yol kenarında buldukları yere parketmişler. Küçük bir yer olduğu için öyle otopark falan bulunmuyor.

e4KXczc4Rd2whyZQbLH+KQ

Köy meydanında eski bir barda oturup, local biralarımızı içtikten sonra gezintiye başladık. Burada her bölgenin kendi local biraları bulunuyor. Genelde ‘one pint of beer’ ya da ‘half pint of beer’ şeklinde isteyebilirsiniz. Pint dedikleri ölçü birimi İngiltere ve ABD’de kullanılıyor. 1 pint yaklaşık 568 ml. Aşağıdakiler 1 pint.

1NV6%opVRymjZQbcqI2ALQ

DCIM109GOPROG0261889.JPG

Hemen meydanda bulunan St Andrew’s Kilisesi hala kullanılıyor. Bahçesinde 1800’lerden kalma mezarlar bulunuyor. Oradan çıkıp köyün girişine doğru nehir kenarından taş evlerin neredeyse her birinde fotoğraf çekilip, yürümeye devam ettik. İlk girişte yer alan tarihi taş köprüde suyun ve kuş seslerini dinlerken bir anda atıyla çıkıp gelen köyde yaşayan bir bayanla sohbet ettik. Buraya gerçekten aşıklar. Burada birçok film çekildiğini anlattı. The Wolf Man, Stardust ve Stephen Spielberg’in Savaş Atı’nda bazı sahneler bu köyde çekilmiş. Evlerin taşlarının da özel olduğunu belirtti. Bal rengindeki özel Cotswold taşından yapılıyormuş. Köyün yakınında oldukça büyük bir Golf sahası da bulunuyormuş. Castle Combe Circuit adını verdikleri farklı araçları test edebileceğiniz ya da kendi aracınızı da kullanabileceğiniz pistler de varmış.

8PRLHZ2%RsmGwQMornjSxw

MYDIE5197

Yaşamın hala devam ettiği birkaç sevimli ev:

OzAdkQrnSKe1B2ZnY%oW%Q

hn7u3XJ0Tk+v6EPtA1tFFg

İngilizlerin kendi tarihlerine ne kadar önem verdiklerini bu köyde birkez daha anladık. Herşey ilk yapıldığı haliyle korunurken, köyde derme çatma bir çivi dahi bulunmuyor. Olurda yolunuz Bristol taraflarına düşerse buraya uğramadan sakın gitmeyin.

BRISTOL

Yarım saatlik bir motor yolculuğundan sonra Bristol’e vardık. Burası tam deniz kenarında değil ama Avon nehri şehirden geçiyor. Sanayi devrimi zamanında gelişip ardından Üniversitesinin açılmasıyla da büyüyen yaşanabilir güzel şehirler arasında yer alıyor. Avon nehrinde tekne turuna katılabilir ya da uçan balonla farklı bir deneyim yaşabilirsiniz. Zamanımız olmadığı için iki alternatifi de değerlendiremedik.

Motorumuzu Blaise kalesinin parkının içindeki otoparka parkettik. Ücretsiz, açık bir alan. Asfalt kısmın dışında çim alanda da park yerleri var. Asfalt kısımda boş yer göremeyince,  çim alana parkettik ama pek hoş olmadı. Ayakları üstüne almamıza rağmen çim alanın toprağı yumuşak olduğu için toprağa gömüldü. Yine bir park sorunsalı sonrası asfalt otoparkta yer bulup oraya parkettik. Bir daha yağmur yemiş çimlik alana park edilemeyeceğini öğrendik, bu da ayrı bir tecrübe 🙂

İlk durağımız;

Blaise Hamlets

Ortası yemyeşil bir çemberin etrafına inci gibi dizilmiş 9 rustik ev ve ortada bir güneş saati. Cottage diye adlandırılan eski İngiliz kır evleri ya da kulübeleri, national trust adı altında koruma altına alınmış. Büyülü bahçe demek de asla yanlış olmaz.

Motoru park ettiğimiz parka 5 dk’lık yürüme mesafesinde olan bu yer sanki masal kitaplarından fırlamış gibiydi. Evlerin hepsi birbirinden farklı. Tuğla bacaları, sazdan çatıları, bahçelerindeki rengarenk çiçekleri, tahta kapılarına astıkları at nalları hepsini özel kılıyor. Maalesef evler gezilip, görülmeye açık değil. İçlerinde hala sahipleri yaşamaya devam ediyor.  Bristol’e her geldiğimizde ya da yakınından geçerken bile buraya bıkmadan, sıkılmadan uğrayabilirim.

Evlerin etrafındaki minik patika yolu takip ederek, hepsinin önünde fotoğraf çekilebilirsiniz. İşte sizin için seçtiklerimiz:

Double CottageDCIM109GOPROG0362071.JPG

XivwDpQXT8OHo340KC0hOA

Circular Cottage6ZawuMOSQHOeBnrl27f1rg

Rose Cottagefj5GiKfQR8KUqIpIdEBx%g

Oak CottageV7l3tHhTTmO2DU5t8D0Oaw

Büyülü bahçeden ayrılıp, Blaise castle parkında yemek yiyip, kalesine doğru drone kaldırdıktan sonra dönüş yoluna geçtik. Ada’da genellikle drone ile çekim yapmak yasak. O nedenle drone kaldırmadan önce uçuşa izinli bölge olup olmadığını kontrol etmeniz gerekiyor.

Snapseed

Clifton Suspension Bridge

Maalesef buraya zamanımız kalmadığı için gidemedik. İnşallah Galler’e gideceğimiz zaman bu fotoğrafı kendi ellerimle çekip sizlerle yeniden paylaşacağım. Çok beğendiğim ve şayet yolu düşen olursa kaçırmaması için bu ikonik fotoğrafı da paylaşmak istedim. Yoksa blogdaki tüm fotoğrafları kendimiz çekiyoruz başkalarının fotoğraflarını paylaşmıyoruz. Sonuçta bu bizim gezimiz, bizim rotamız, bizim anılarımız…

dots.jpg

(https://www.zzzone.co.uk/bristol-balloon-fiesta-launch-clifton-suspension-bridge/ buradan alınmıştır.)

Ve her tatil gibi bu da biter..

Ara yollardan dönüş yaklaşık 3.5 saat süreceği için, çok fazla yorulmamak adına otobanı tercih ettik. Otobanlardan bahsetmişken birkaç bilgi vermek istedim. Ehliyet sınavına yeni girdiğim için yolda ilgimi çeken bir kaç şey oldu. Sınavda sorulan soruların birebir uygulandığını gördüm. İngilterede otobanda durmanın bir takım kuralları var. Emniyet şeritlerinde acil bir durum söz konusu olmadığı sürece duramıyorsunuz. Dursanız dahi uymanız gereken bir takım trafik kuralları bulunuyor. Örneğin farlarınızı kapatıp, 4 lüleri yakmanız zorunlu ve araçtan inip bariyerin dışında yüzünüz yola dönük durmalısınız. Yolda iki araç gördüm ikisi de bu kurala harfiyen uymuştu. Motor kullanırken, hele ki uzun yol yaparken en çok dikkat ettiğim hususlardan birisi de her saat başı kısa da olsa 15’er dakilalık molalar vermek. Otobanlarda çok fazla mola yeri yok. Yolun yarısında bir yerde bir tanesine denk gelince mola verip, birşeyler içtik. Yaklaşık 2 saat süren yolun ardından da Londra’ya vardık.

Bir sonraki ada maceramızda görüşmek dileğiyle. Herkese bol gezmeli, yeni rotalı güzel haftalar 🙂

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

Bu sitenin arkasında WordPress.com'un gücü var.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: